Yeni dünya düzeninde Türkler ve Kürtler

Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu dünyası Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla birlikte yerini başını ABD’nin çektiği tek kutuplu ama çok aktörlü bir dünyaya bırakmasının üzerinden epey zaman geçti.

Küresel sistemin eski aktörleri bu sistemi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirmeye çalışırlarken pek de öngöremedikleri bölgesel yeni aktörlerin (Brezilya, Hindistan, Türkiye, Meksika vb.) sistemden pay alma ve eşitlik talepleriyle karşılaştılar.

Belli bir kesimin çıkarlarına hizmet eden küresel çaptaki yeni dengeler haksızlık ve eşitsizlik içeriyor; eski aktörler konumlarını yeni dönemde de aynen sürdürmek istiyorlardı ancak, geçmişin bağımlı ve işbirlikçi iktidarları da şimdi artık görece bağımsızlık elde etmişlerdi.

Bunlar küresel sistemin ana aktörlerine yer yer kafa da tutan bir konuma evrilmişlerdi.

Bu durum küresel çapta krizler üretti ve kaosu tetikledi.

Rusya federasyonunda, Balkanlar’da, Ortadoğu’da, Asya’da, Afrika’da baş gösteren olaylar ve krizler nesnel bu süreçten bağımsız değildi.

ABD, AB (Almanya-İngiltere-Fransa), Rusya eski dünyanın avantajlarını korumak ve birbirlerine üstünlük kurmak isterken, bölgesel aktörler küresel sistemin daha eşitlikçi ve kendilerini de bir ortak olarak hesaba katan bir sisteme dönüşmesi için mücadele veriyor;deyim yerindeyse isyan ediyorlardı.

Türkiye de bu bölgesel aktörlerden biri olarak ve denklem içinde eşit bir ortak olarak yer almak istiyor.

Soğuk Savaş sonrası küresel dengelerin bozulmasına bağlı olarak Hindistan, Meksika, Brezilya gibi Türkiye de bu süreçte kendine yeni misyon biçmiş durumda ve kendini buna uygun olarak yeniden biçimlendiriyor.

Türkiye’nin misyonu bölgesel bir güç olmak ve etki alanlarını genişletmek amacını taşıyor .

Ancak sorunları var ve Türkiye’nin bu sorunları çözmeden tahayyül ettiği bölgesel aktör olması mümkün görünmüyor.

Türkiye’nin sorunlarından en önemlisiyse Kürt meselesidir.

Bu meselenin eşitlik temelinde ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi yani demokratik özerklikle nihai bir çözüme kavuşması gerekiyor.

Ne var ki ve ne yazık ki mevcut devlet erki geçmişin tekçi ve milliyetçi bagajından kurtulamadığı için bu yönde cesur adımlar atmaktan çekiniyor.

Sorunun nihai çözümü için adım atmak yerine meseleyi getirip PKK’nin silahsızlanmasına dayandırıyor.

Sunni-Türk milliyetçiliğinin körleştirdiği kibirli Türk efendi tavırları şu basit gerçeği görmelerini engelliyor: PKK, silah bırakmak bir yana, bir an için buharlaşıp yok olsa da bu ülkede Kürtler Türklerle eşit bir konuma gelmeden bu sorun çözülmüş olmaz.

Dolayısıyla da “bölgesel aktör olma” hayali gülünç bir anekdot olarak tarihin dipnotunda yer alır.

Yaklaşık 300 bin nüfusa sahip olan Kıbrıs Türkleri için Rumlardan istedikleriniz kadarını bile ‘bin yıldır birlikte’ yaşadığınız Kürtler için istemiyor ve taahhüt etmiyorsanız kardeşlik iddialarınızın hiçbir kıymeti de, karşılığı da olmaz.

Başbakan Sayın Ahmet Davutoğlu 18 Nisan 2015’te yaptığı bir konuşmada, Avrupalıları ve küresel güç odaklarını kastederek, “ …Bizimle konuşacak olan göz mesafesinde konuşacak” demişti.

İşte onun bu çıkışı tam da Kürtlerin Türklerden talep ettiği bir durumdur. Türkiye’nin küresel sistemden talep ettiği eşitliği Kürtler de Türkiye’den talep ediyor.

Türkiye küresel sisteme artık, ‘bekçilik ve çöpçülük’ yapmayacağını, eşit bir ortak olarak muhatap alınması gerektiğini söylüyor ki sonuna kadar haklıdır…

Aynı şekilde Kürtler de Türkiye’ye artık ‘köle-efendi’ ilişkisini sürdürmeyeceklerini, eşitliğe  ve ortaklığa dayalı yeni ilişkiler kurulması gerektiğini söylüyor; bunun mücadelesini veriyorlar.

Her şeyden önce de Kürtler de Türk kardeşlerinin kendileriyle yukarıdan değil, ‘göz mesafesinde’ konuşmalarını istiyor, başlangıç adımı olarak bunu bekliyorlar.

Bu noktaya gelinmeden de zaten ortada konuşulacak bir şey de kalmıyor!

Kalmadığı için de savaş, kaos, karşılıklı kin ve öfke birikmeye devam ediyor…

Türkiye’nin bölgesel aktör olmasının önündeki bir diğer engelse Kıbrıs meselesidir.

Bu mesele yarım asrı aşkındır Türkiye’nin demokrasi mücadelesini zehirleyen, vesayet rejimini ayakta tutan ve besleyen bir gerçek olarak orta yerde  duruyor.

Kıbrıs Türk ve Rum halklarının eşitlik temelinde bağımsız, birleşik, federal bir Kıbrıs hedefini gerçekleştirmeleri, Türk ordusunun Kıbrıs’tan çekilmesi Türkiye demokrasi mücadelesinin önünü açacaktır ve  önemli bir ayak bağından kurtararak Türkiye’ye güç katacaktır.

Üçüncü mesele de mevcut devlet yapılanmasıdır…

Mevcut parlamenter sistem, yargı ve güvenlik yapılanması –askeri ve sivil bürokratik yapılanma- bir diğer büyük ayak bağı olmaya devam ediyor.

Ademi merkeziyetçi bir anlayışla gücü yerel meclisler ve bölgesel parlamentolarla paylaşma, yargı bağımsızlığı, yerinde yönetimle birlikte yürüyecek bir başkanlık sistemine geçmek gerekiyor.

Türkiye artık sadece Ankara’dan yönetilecek bir ülke değil.Ülkenin bölünme paranoyasını bir tarafa bırakıp bu gerçekle yüzleşmesi gerekiyor.

Bütün bunları gerçekleştirmenin temel şartı ise yukarıda sözü edilen gerçekler temelinde yeni bir anayasanın yapılmasıdır.

Bunları tartışmaktan korkmayan, bu sorunları ve geçerli çözüm önerilerini toplumun gündemine taşıyan ve yeni anayasa taslağını topluma sunan güç her kimse o kazanacaktır.

AKP,  epeyidir gerek söylemde ve gerekse pratikte  yenilikçi olma iddiasını terk etmiş görünüyor.

Geriye bir tek Kürt siyasi hareketi kalıyor…

Kürt siyaseti hareketi, ‘Yapabilir mi, yaparsa nasıl yapabilir?’, o da başka bir yazının konusu…

04.09.2015

 

gunayaslan@hotmail.de

Be Sociable, Share!