Oyun kuramayan Türkiye oyun bozmaya çalışıyor!

İçeride ve dışarıda yaşanan krizler eşliğinde yapılan anayasa referandumuna 10 gün kaldı!

Evet cephesi referandumla Türkiye’nin, ‘köklü bir sistem değişikliğine giden yolda kritik bir virajı geçeceğini‘, AKP- MHP ittifakıyla sürdürülen yeniden yapılanma çabasına seçmenin güçlü bir destek vereceğini, Evet’le birlikte ülkenin ‘hızlı büyüme ve gelişme‘ dönemine gireceğini ileri sürüyor…

Hayır cephesiyse seçmenin, ‘tek adam rejimini hedefleyen‘ anayasa değişikliğini reddedeceğini, sandıktan hayır çıkmasının ardından AKP’nin bölüneceğini, MHP‘yle ittifakının çökeceğini ve Türkiye’nin‚ ‘demokrasiye geri döneceğini‘; restore edilecek parlamenter sistemle yoluna devam edeceğini söylüyor…

Ne var ki iç ve dış gerilimlerin yükseldiği, krizlerin giderek derinleştiği ve belirsizliğin devam ettiği Türkiye’de sandıktan Evet ya da Hayır da çıksa mevcut durumun değişmesi; sonucun istikrar ve denge üretmesi mümkün görünmüyor…

Sonuç ne olursa olsun gerilimin düşmesi, krizlerin çözülmesi ve belirsizliğin sona ermesi beklenmiyor.

Elbette çıkan sonuca göre kartlar yeniden karılacak, yeni dengeler, ittifaklar aranacaktır ancak, sonuç hangi yönde çıkarsa çıksın 17 Nisan sabahı Türkiye’de sular durulmayacaktır. Aksine yeni sorunlar, gerilimler ve krizler yaşanacaktır.

Çünkü son yıllarda yaşanan gelişmelerin açık bir biçimde gösterdiği gibi Türkiye’nin bozulan iç ve dış dengeleri yeni kırılmalar ve savrulmalar yaşanmadan yerine oturacağa benzemiyor.

Yakın dönemde yaşananlar bu ülkenin Cumhuriyet boyunca biriktirdiği tarihi sorunları çözecek basirete, beceriye ve siyasi liderliğe sahip olmadığını gösteriyor.

Dolayısıyla hesabı kitabı da ortaya çıkan bu yeni duruma göre yapmak gerekiyor.

Türkiye maalesef Kürt sorunu başta olmak üzere geçmişinden taşıdığı kronik sorunlarına bir çözüm bulamadı. İç barışını ve gelir dağılımında adaleti sağlayamadı.

Ayrıca devlet ve toplum içindeki parçalanmışlığı aşamadı. Toplumsal dinamikleri herkesin kendisini özgür ve güvende hissedeceği, barışçıl ve yaşanası ortak bir amaç etrafında toparlayamadı.

Aksine devlet ve toplum içindeki yarılma daha da derinleşti.

Elbette böyle bir ülkenin kendi kaderine hükmetmesi, geleceğini kendi iç dinamikleriyle belirlemesi kolay olmayacaktır.

Ne yazık ki bu basiretsizlik, beceriksizlik ve siyasi iradenin rant hırsı yüzünden Türkiye’nin kaderinde – 100 yıl öncesinde olduğu gibi- yine dış dinamikler etkili olacaktır.

Sınırları yine onlar çizecek, rejimlerin niteliğini yine onlar belirleyecek, görevi yine onlar verecek, yeni misyonu onlar biçecektir…

Gidişat bunu gösteriyor ve bir mucize yaşanmayacağına göre durum değişeceğe benzemiyor.

Yakın erimde Kürt sorunu başta olmak üzere kronik sorunlarına ‘milli ve yerli‘ çözümler bulmaya ve Kürtler üzerinden bölgede kendi oyununu kurmaya çalışan Türkiye, Çözüm Süreci‘nin çökmesinin ardından hem içeride normalleşme ve demokratikleşme hem de dışarıda siyasi ağırlığını ve itibarını güçlendirme şansını yitirdi…

İmralı‘da Öcalan’la masaya oturmak suretiyle kaderini kendi eline alan ve bölgede kendine geniş bir alan açan Türkiye, kendisine sağladığı avantajlara rağmen süreci ilerletecek ve kalıcı hale getirecek basireti ve becereyi gösteremediği için kaybetti ve bugünlere sürüklendi.

Öte yandan Çözüm Süreci sadece Türkiye’yi değil Kürtleri; Kürt hareketini de güçlendiriyordu. İki taraf da süreçten kazanıyordu. Ancak PKK lideri Öcalan dışındaki Kürt aktörleri de sürece hak ettiği önemi vermedi.

Sonuçta iki taraf da kaybetti…

Süreç çöktüğünden bu yana Türkiye de, Kürt hareketi de önemli mevziler yitirdi. Doğru, sürecin Kürtleri tahminlerin ötesinde güçlendirmesi devletin işine gelmedi. Türkiye bunu hazmedemedi ancak, yine de her şeye rağmen süreçte ısrar edilebilirdi ama, edilmedi.

Tarafların bu tutumuna bir de içerideki ve dışarıdaki çözüm karşıtı güçlerin sabote edici girişimleri eklendi ve süreç trajik bir biçimde sona erdi.

Fakat iki yıldır süren çatışmalara rağmen kimse de bir şey elde edemedi.

Bu da çok net görünüyor ve dolayısıyla tarafların  önünde masaya dönmekten başka bir yol bulunmuyor.

Fakat Türkiye’nin yeniden masaya dönme niyetinin olmadığı yaşananlardan ve yapılan yeni operasyon hazırlıklarından anlaşılıyor.

Şartların onu Öcalan’la yeniden masaya oturmaya mecbur edeceğini biliyor. Aksi halde bölge jeopolitiğinin kendisini tarihi bir kırılmaya doğru sürükleyeceğini de görüyor.

Buna rağmen bu tehlikeli gidişin önüne geçecek siyaseti üretmek yerine, kırılma sürecini hızlandıracak, felaketi yakınlaştıracak hamleler yapıyor.

Çözüm Süreci çöktüğünden bu yana içeride ve dışarıda sürekli çatışma, kriz ve gerilim üreten Türkiye, inisiyatifin elinden kaçtığını görüyor ve biraz da bunun paniğiyle Kürtlere ve muhataplarına dayatmalarda bulunarak sonuç almaya çalışıyor.

İçinde olmadığı ve kendisinin onaylamadığı her çözümü engelleyeceğini, muhataplarının maliyetini yükselteceğini söylüyor ve bunun için hem içeride hem dışarıda durmadan kriz ve gerilim üretiyor.

 Çözüm Süreci sayesinde bölgesinde ‘oyun kurmaya‘ çalışan Türkiye, süreç çöktüğünden bu yana tehditle, baskıyla, ardı arkası kesilmeyen operasyonlarıyla sürekli kriz ve ve gerilim üreterek ‘oyun bozmaya‘ çalışıyor.

Hem içerideki dengeleri kökten sarsıldığı hem de dış ilişkilerinde kalıcı hasarlar aldığı için kendisini toparlamakta zorlanıyor ve tarihin akışı önünde keskin bir kırılmaya doğru hızla sürükleniyor.

İç ve dış gerilimler ve krizler eşliğinde yapılan anayasa referandumundan çıkacak sonuç da durumu değiştireceğe benzemiyor.

Türkiye’nin bütün imkanlarını ‚oyun bozmak‘ için kullanacağı ve yeni dönemde de çatışma ve kaos üretmeye devam edeceği gözleniyor.

Sandıktan Evet çıkması halinde Türkiye‘nin ‘uçuşa geçmesi‘ yada ‘hızlı büyüme ve gelişme‘ dönemine girmesi de, Hayır çıkması halinde ‘demokrasiye geri dönmesi‘ de mümkün değildir.

Yargısı, yasaması ve yürütmesiyle eski Türkiye’nin bütüm kurumlarının restore edilmesi artık mümkün değildir. Cumhurbaşkanı ve iktidar bu kurumların üzerinde bir süre daha tepindikten sonra tasfiye edecektir.

Eski Türkiye‘nin tasfiyesinin önüne geçmek artık mümkün değildir. Hayır cephesindeki HDP ve bazı devrimci-demokratik örgütler dışındaki ‚statüko zaptiyelerinin‘  çabası sonuç vermeyecektir.

Dolayısıyla AKP-MHP ittifakını frenlemek için Hayır demek gerekse de barış, özgürlük, demokrasi ve adalet taleplerini sahiplenmeyi 16 Nisan’dan sonra da sürdürmek gerekiyor.

Sonuç ne olursa olsun demokrasi dinamikleri açısından bu zorunlu görünüyor.

Kalıcı demokratik-barışçıl bir çözüm içinse herkesin haklarını güvence altına alacak ve demokratik hukuk devletini yaratacak çağdaş bir anayasa yapmak gerekiyor.

Bunun da öncülüğünü yapma görevi demokratik siyasete düşüyor …

***

Bu yazı gazeteci Bekir Güneş’in yönettiği  www.gazeteemek.com için yazılmıştır. Gazeteemek’e başarılar diliyor, okurlarına en içten dileklerimi, selam, saygi, sevgi ve özlemlerimi gönderiyorum…

gunayaslan@hotmail.de

06.04.2017

Be Sociable, Share!