Saklı hayatlar

Geçmişini silmiş, o günlere ait bütün izleri uçsuz bucaksız çöl sıcaklığında yakıp küle çevirmiş, sırrını kendisi dahil kimseye söylememişti.

Çocukluğunu kuruyan bir deniz gibi geri itmiş,anılarını derin birsükunetin ve huzur veren bir gülümsemenin içine kimselerin göremeyeceği bir biçimde gizlemişti.

Yaşadığı felaket yüzünden yüzüstü kalmış ruhuna ise yanık bir ezgi gibi yürek delen yeni bir hayat edinmişti.

O artık başka biriydi…

O artık, kederli bir sükunetin özverisi, bıçak gibi keskin kahırlı bir gülümsemenin özlemi ve kendinden esirgenmiş sevginin gönülsüziçtenliğiydi.

Adı, dili, dini, yaşam tarzı ve ahlakıyla başka; bambaşka bir hayatın efendisi, kendi hayatının öteki‘siydi…

Başka bir dilde, dinde ve kültürde yeni bir hayatın efendisi, geçmişinin öteki‘si olarak uzun yıllar geçirdi.

Aradan geçmişi olmayan 70 koca yıl geçti ve 1980’li yıllara gelindi.

Şimdi bir ayağı çukurda,80 yaşında, 11 çocuğu, 30’un üzerinde torunu,on binlerce müridi olan ve adı Siirt bölgesinde saygıyla anılan ünlü bir Arap şeyhiydi!

Geçmişin bütün izlerini silen, sil baştan kendisine yeni bir hayat edinen ve artık ölüm meleğinin yolunu gözleyen kişiTillo’nun ünlü şeyhlerinden Şeyh Sadreddin Hazretleri’ydi…

Şeyh Sadreddin Hazretleri’ne ölüm meleği gelmeden kısa bir süre önce Amerika’nın Adana Konsolosluğu’dan gönderilmiş bir mektup geldi.

Mektupta Amerikalı yaşlı bir çiftin yakında şeyhi ziyaret edeceğihaber verilmekte, şeyh hazretlerinin belirtilen tarihte Tillo’da olup olmayacağına dair bilgi istenmekteydi.

Şeyh buna bir anlam veremedi ancak, misafirperverliğiyle ünlü bu toprakların geleneğinde gelmek isteyen birine gelmeyin demek yakışık almadığından gelmeyin de diyemedi.

Olumlu cevap verdi fakat, Amerikalı yaşlı çiftin yaz günlerinin kavurucu sıcaklığına teslim olmuş Tillo’ya ne diye geleceklerini ve ne söyleceklerini günlerce düşündüyse tahmin bile edemedi.

Kime danıştı, derdini kiminle paylaştıysa da,aklına bu ziyarete neden olacak herhangi birşey gelmedi.

Bir akşam ansızın ziyaretine gelenSiirt valisine konuyu açtı. Görünürde vali mektuptan ve mektubun bölgede yarattığı çalkantıdan habersizdi.

Şeyhe kinayeli bir biçimde, ‘Amerikalılar İslamla ilgili bir araştırma yapıyor ve bu konuda sizin engin bilginizden istifade etmek istiyor olabilirler‘ dedi. Ardından tasa etmemesini salık verdi.

Valinin söyledikleri Şeyh Sadreddin‘e mantıklı gelmişti ancak, söyleyiş biçiminden de işkillenmiş, ‘neden ben ve neden şimdi?‘ diye sormadan da edememişti…

Şeyh, günler ve geceler boyu beyninin ve yüreğinin derinliğine anımsama oltaları attıysa da geçmişi ona hiçbir şey söylemedi.

Aklına hiçbir şey gelmedi… Kalbine çocukluk günlerinden kalan en ufak bir izin sesi veya kederi değmedi.

Ve, çok geçmedi;Amerikalı yaşlı çift belirtilen tarihte çıka geldi.

Ev halkı gibi Tillo halkı da bu esrarengiz ve davetsiz misafirleri beklemekteydi.

Sıcak bir öğlen vakti diplomatik plakalı iki arabayla kapıda belirdiler.

Yaşlılığı yüzünden ayakta durmakta zorlanan ve  göğsünden taşmakta olan sıkıntı yüzünden aşırı derecede de heyecanlanan şeyh, konuklarını kapıda karşıladı.

Torunu Hamza’nın koluna yapışmış, ayakta durmaya çalışıyordu…

Ailesi, kasabalılar ve çevre köyleden gelmiş müridleri de malikhanenin geniş avlusunda toplanmışlardı.

Geniş avluya yan yana park eden arabaların  birinden önceAmerikalı yaşlı bir erkek indi.

O da tıpkı şeyh gibi hareket etmekte zorlanıyordu.

Yaşlı Amerikalı arabadan inmesine yardım eden tercümanın  koluna girdi ve sakalları göbeğine sarkan şeyhe  doğru ilerledi.

Şeyh de torununun kolunda birkaç adım attı ve ardından konuğuna ‘hoş geldiniz‘ dedi.

Şeyhin uzattığı elini içtenlikle tutan Amerikalı, üzerine çevrilmiş meraklı bakışları bir süre süzdükten sonra kendisini tanıttı ve ziyaretlerinin sebebini açıkladı.

Yaşlı Amerikalı’nın  adı Günter’di. Bay Günter emekli bir araştırma görevlisiydi.

Geçmişte İslamı düşünce üzerine araştırma yapmış biriydi.

Kısa bir süre önce eşiyle birlikte Türkiye’ye tatile gelmişti.Tatil yaptığı Adana’da şeyhin müridlerinden biriyle tanışmış, şeyhinden övgüyle bahseden ve öve öve bitiremeyen müridten etkilenmiş, şeyhi görmeye karar vermişti.

Tercüman yaşlı Amerikalı’nın açıklamalarını bir bir tercüme etti.  Onun yüksek sesle söylediklerini şeyh dahil, herkes işitti.

Hikmeti ve kerametiyle Amerikalıların bile dikkatini çeken, onları ayağına kadar getiren şeyhin büyüklüğü karşısında müridlerinden ‘Allahuekber‘ sesleri yükseldi…

Artık içeri geçme zamanı gelmişti.

Yaşlı Amerikalı, şeyhin elinden tutarak, ‘eşimi sizinle tanıştırmak istiyorum‘ dedi  ve onunla birlikte ikinci arabaya doğru ilerdi…

Ve, ikinci arabanın kapısı açıldı…

Bu kez yürümekte zorlanan yaşlı bir kadındı.

O da kendisine refaket eden genç bir bayan görevlinin yardımıyla arabadan güçlükle dışarı çıktı.

O da eşi ve şeyh gibi ayakta durmakta zorlanıyor, üstelik de tir tir titriyordu.

Kadına yaklaştılar. Herkes nefesini tutmuş onları izliyordu. Şeyh, içinden gelen karşı konulamaz bir istekle bakışlarını kadının yüzüne çevirdi.

Göz göze geldiler…

Gelir gelmez de yaşlı kadının gözlerindeki ışık şeyhin geçmişindeki koyu karanlığını delip geçti.

Gerçek bütün çıplaklığıyla yaşlı Amerikalı kadınla yaşlı Arap Şeyhi’nin arasına serildi.

Şeyh Sadrettin Hazretleri’nin çocukluk günleri karanlığın dehlizlerindeydi.

Karanlık dehlizlerdeki geçmişi acı ve yara içindeydi.

Şeyh tökezledi, yaşlı kadın kendinden geçti…

*

Siirt valisinin görevlendirdiği tercüman ve görevli bayanın çabaları sonucuArap Şeyhi Sadreddin Hazretleri’nin gerçeğini, şeyhin ailesi dahil kimse öğrenemedi…

Oysa Amerikalı  yaşlı kadın; Hıristiyan Aldis, Tillo’nun Arap Şeyhi; Şeyh Sadreddin Hazretleri’nin kız kardeşiydi!

1915 yılında Erzurum’dan Arap çöllerine sürülen Ermeni Arşak ailesinin, annesini, babasını,kardeşlerini ve vatanını kaybetmiş; acıya ve zamana direnmiş talihsizleriydi.

Ve, aradan 70 yıla yakın uzun bir zaman geçmişti…

Kader, biri on, diğeri on bir yaşındayken ayrılmak zorunda kalan iki kardeşten birini Suriye çölleri üzerinden Amerika’ya savurmuş, diğerini ise dili ve dini başka; her şeyiyle bambaşka bir hayatı yaşamaya mecbur etmişti.

Ölmeden kısa bir süre önce biraraya geldiler ve birbirlerine birkaç Ermenice kutlu söz söyledikten sonra da huzur içinde öldüler…

*

Saklı Hayatlar sahici bir film…

Çorum katliamdan kaçarak İstanbul’a sığınan (!) Alevi birkadının kendini saklama çabasını etkili bir aşk hikayesi üzerinden anlatıyor.

Çıplak gerçeği, yalın ve çıplak bir dille ifade ediyor.

Kızılbaş düşmanı devlet destekli çetelere ve sistemin körüklediği nefrete kurban olmaktan korkan Alevi kadın, çareyi Sunni gibi yaşamakta buluyor.

Namaz kılmadığı halde kılıyor, oruç tutmadığı halde tutuyor, kur’an okumasını bilmediği halde okuyor gibi yapıyor.

Ve,bir gün ‚yakayı ele (!) veriyor. Küçük kızı üzerinde Ali’nin resmi olan ‚seccadeyi‘ Sunni kadınlarının önüne serince kızılca kıyametler kopuyor…

Önceki akşam filmden çıkınca, aklıma ister istemez ‘saklı hayatlar’dan örnekler geldi.

Ermeni Arşak Ailesi’nin küçük oğlu Dikran (Sadreddin) ile ablası Axçik (Aldis) bunlardan biriydi.

Filmi onların yaşadığı dram üzerinden anlatmanın daha doğru olacağına inandım.

Yalnız Arşak Ailesi’ni değil tabii, şimdi toprak olmuş Vanlı bir anneyle bundan 20 yıl önce yaptığım bir röportajı da hatırladım.

1960’lı yılların başlarında Van’dan Eskişehir’e gelin giden Rahime Ana,‘gelin gittiğim ilk günlerde komşu kadınlar toplanmış, kuyruğumu görmeye gelmişlerdi‘ demiş ve; ‘göremeyince onu sakladığımı düşünmüş, evi aramaya koyulmuşlardı‘ diye de eklemişti…

*

Saklı Hayatlar ,tekçi ve  ırkçı Türk militarizmin eseriydi.

Bu ırkçı nefret yüzünden Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim kimlikleri, kültürleri ve etnik özellikleri  inanılmaz bedeller ödemişti.

Etnik kökeni, dili, dini, mezhebi farklı olan herkesten kendini inkar etmesi, bir başkası olarak yaşamaya devam etmesi istenmiş, buna direnenler kılıçtan geçirilmişti.

Ermeniler, Asuri Süryaniler katledilmiş, Rumlar göçertilmiş, Aleviler ve Kürtler de katı bir inkar ve imha politikasından geçirilmişti.

Filmin bir sahnesinde, Sunni’lerden korktuğu için sürekli kaçmaya ve saklanmaya çalışan kadınla kızı Nergis arasında tartışma yaşanıyor.

Sürekli kaçtığı ve saklandığı için kızının tepkisini çeken kadın,‘ne yapsaydık yani; biz de onlara karşı silahı mı sarılsaydık, onlar gibi kan mı dökseydik?‘ diye soruyor.

Nergis annesine ,‘keşke yapsaydınız, keşke siz de onlar gibi silaha sarılsaydınız da bu korku utancını yaşamasaydınız‘ cevabını veriyor.

Ol hikayemiz bu cevapta yatıyor.

Kürtler neden savaşıyor diye soranların, kılıç zoruyla Anadolu ve Mezopotamya’dan kazınan insanlık değerlerine bakması gerekiyor…

Arşivden…

gunayaslan@hotmail.de

Be Sociable, Share!