Kimlik esareti

Bir yanı aydınlık dünyanın, öbür yanı karanlık… Bilimde ve teknolojide yaşanan devrimsel gelişmeler, ekonomideki karşılıklı bağımlılık, ticaretteki hızlı dolaşım, iletişimdeki sınırsızlık ve karşılıklı kültürel etkileşim sayesinde nitel sıçramalar yapan dünyanın aydınlık Batı yakası insanlığı etkilerini hissetiğimiz ancak, kavramakta ve adlandırmakta zorlandığımız yeni bir dünyaya taşıyor.

 Genetik biliminde, teknolojide ve uzayın keşfinde önemli aşamalar kaydeden, bunun çok yönlü gelişmeleriyle hayatımıza derinden nüfus eden Batı yakası, ortak  pazar, ortak kültür,  ortak ruhi şekillenme ve giderek de ortak bir dil etrafında  entegre olan yeni bir ulusun; ‘dünya ulusunun‘ oluşumuna öncülük ediyor…

Burada birbirinden çok farklı topluluklar, dini ve etnik gruplar sahip oldukları özelliklerini karşılıklı etkileşim içerisinde birbirleriyle paylaşıyor ve bu sayede ‘kültürel akrabalıklar’ oluşturuyor…

 Farklı etnik, dini, mezhepsel ve kültürel dinamikler giyim kuşamlarından kullandıkları araçlara, damak tadlarından sanatsal aktivitelerine kadar ürettikleri kültürel zenginliği,‘ortak değer‘ haline getiriyor ve böylece karşılıklı saygı ve hoşgörü temelinde hem birarada yaşama iradesini güçlendiriyor hem de hayatı zengin, anlamlı ve verimli kılıyor…

 ‘Milli toplumun’ yerini ‘mülti-kültürel‘ toplum alıyor. ‘Milli gurur’, üstünlük, kibir, ‘ yerli ve milli ahlak’ gibi değer yargıları tarihe karışıyor. Bunların yerine insan odaklı yeni değerler sistemi yerleşiyor…  

Buna karşık etnik, dini, mezhepsel ve kültürel kimliklerin bir zenginlik aracı değil de, bir üstünlük aracı olarak ele alındığı, herkesin kimliğine tutkuyla sarıldığı ve ‘öteki’ni yok saydığı dünyanının zifiri karanlık Doğu yakasında ise yürek parçalayan etnik köken, din ve mezhep savaşları yaşanıyor…

Batı’da daha mutlu, daha özgür ve daha zengin bir hayatın  yaşanmasına aracılık eden kimlikler, Doğu‘da birbirini boğazlamanın, mutsuz, huzursuz ve yoksul kılmanın araçları olarak karşımıza çıkıyor…

İnsanlar sahip oldukları kimliklerini birarada yaşamak için değil, birbiriyle savaşmak için kullanıyor…

Böylece her kimlik onu taşıyan için kanlı ve karanlık bir tuzağa dönüşüyor…

Elbette dünyanın iki yakası arasındaki bu uçurum ve uyumsuzluk Batı dünyasının Doğu’da izlediği politikalardan kaynaklanıyor…

 Zira, Doğu’da yaşanan çatışma ve boğazlaşmaları kendi çıkarları için Batı tetikliyor…

 Bilimde ve teknolojide yaşanan devrimsel gelişmeler sayesinde nitel sıçramalar yapan ve bir ayağı artık uzayda olan Batı, kendi içinde ‘mülti kültürel’toplumlar oluşturur, mili olandan evrensel olana geçiş yaşarken, dünyanın zengin enerji yataklarına sahip Doğu’sunda ise tam tersini yapıyor!

 Buradaki zenginlikleri talan amacıyla çatışmacı bir kimlik ve kaos siyaseti izliyor…

 Farklı etnik, dini, mezhepsel ve kültürel kimlikleri ahlaksız çıkarlarının aracı haline getirip onları birbirlerine karşı savaştırıyor…

 Kendi coğrafyasında farklı etnik, dini, mezhepsel ve kültürel kimlikleri birbirleriyle kaynaştıran ve ’kültürel akrabalıklar’ oluşturan Batı, Doğu’yu ise kimlik savaşlarının içine itiyor….

 Biz zamanlar insanlığa ve uygarlığa beşiklik etmiş Doğu’yu kanlı bir karanlığın, açlığın ve sefaletin batağında tüketiyor…

 Kimlik tuzağına düşmüş Doğu toplumlarının bundan kurtulmaları ne yazık ki kısa vadede mümkün görünmüyor!

 Irak, Suriye, Lübnan, Yemen, Mısır, İran, Pakistan ve Afganistan başta olmak üzere Özbekistan’dan Sudan’a Doğu dünyasının içine düştüğü acıklı durum bunu gösteriyor.

 Öte yandan Batı ile Doğu arasındaki arafta; aydınlık ile karanlık arasındaki gri nokta kanlı ve karanlık 90 yıl geçiren Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığı derin siyasi krizler de buradan kaynaklanıyor.

 Osmanlı sonrası oluşturulan ve özünde Batı’nın bir projesi olan ‘ulus devlet’ modeliyle Türkiye de içine düştüğü bu tuzağın bedelini ödüyor…

 Anadolu ve Mezopotamya topraklarının ruhuna yabancı olan ‘ulus devlet’ modeliyle Batı, bir yandan iç çatışmaları sürekli ve kaçınılmaz kıldı, diğer yandan ise buna dayanarak Türk devletini kendine bağlayıp, vesayet altına aldı…

 Türk devleti daha kuruluş aşamasında asli görev ve misyonundan uzaklaştı.

 Kavimler Kapısı’nın kadim kültürlerini; etnik, dini, dilsel, mezhepsel dinamiklerini zenginlik olarak kabul edeceği yerde dışlayan Türkiye Cumhuriyeti, farklı olana bir asır boyu neredeyse ‘düşman ’ muamelesi yaptı.

 Ne ki başaramadı…

 100 yıllık bir süreyi içeride çatışmayla geçiren ve artık yolun sonuna gelen Türkiye’nin iç çatışma ve dış bağımlılıktan kurtulmasının yolu ‘kimlik siyasetini’ artık bir kenara bırakmasından, bütün kimliklerin kendilerini özgürce ifade edecekleri insan odaklı yeni bir sistem kurmasından, ‘özgürlerin birliği’ temelinde yeni bir gelecek inşa etmesinden  geçiyor…

 Ancak iktidar bu konuda güven vermiyor…

 ‘Yeni Türkiye’nin mimarı’ AKP, bir süredir Türklüğün yerine insanı değil, İslamı yerleştirmeye çalışıyor ve başaramıyor.  

 Türk’üyle, Kürd’üyle ve ezilen bütün dinamilkleriyle Anadolu ve Mezopotamya’nın birikimi etnik devlete olduğu gibi din devletine de geçit vermiyor.

 Kaldı ki ‘Siyasal İslam’ modeli sadece Türkiye’de değil, bölgemizde de demokrasi sınavından çakmış ve geleceği kaybetmiş bulunuyor.

 Sözün özü; Türkiye’nin geleceği kanlı kimlik savaşlarında değil; insan olmaktan kaynaklanan özelliklerin dokunulmaz olduğu uzlaşısındadır…

 Gelecek; kimliklerin üzerine çıkan barıştadır; özgürlük ve eşitlik temelinde birarada kardeşçe yaşamaktadır…

23.12.2016

gunayaslan@hotmail.de

Be Sociable, Share!