İçimizdeki cellat

Rumen yazar Emil Cioran, ‘eğer düşüncede öldüklerimiz gerçekte yok olsalardı yeryüzünde kimse kalmazdı‘ diyor.Aynı zamanda bir filozof, bir bilge kişi olan yazara göre, mizacımız ve önyargılarımız sorunu çözmek yerine kesip atmayı kolaylaştırıyor.

Bu yüzden başkalarının hayatlarına son verme konusunda bir cani gibi davranıyor, ardımıza bir ‘düşmanlar mezarlığı‘ takıp sürüklüyoruz.

Sürgünde yaşamanın; yersiz-yurtsuz bir mülteci olmanın kırılgan duygusuyla yazan, yazılarında ahlak, yücelik, vicdan, merhamet gibi ‘aşağılık‘ kavramların esir aldığı insanlığı uyarmaya çalışan Cioran, Çürümenin Kitabı’nda (*) şöyle diyor:

‘Başkalarının hayatlarına son verme konusuda her birimiz bir caniyle aynı düzeydeyiz. Her birimiz içimizde çekingen bir cellat, hayata geçmemiş bir katil taşırız. Eğer düşüncede öldürdüklerimiz gerçekte yok olsalardı yer yüzünde kimse kalmazdı…‘

Sanırım bu ülke için sorun tam da burada başlıyor.

Çünkü bu ülke çok güçlü bir öldürme arzusu taşıyor ve burada herkes bir diğerini öldürmek için deyim yerindeyse yanıp tutuşuyor.

Herkes öteki’ni kendi düşüncesinde her gün belki bin defa öldürüyor ama, elbette bu kadarı bu arzuyu karşılamaya yetmiyor.

Yetmediği içindir ki başka bir yerde ‘normal‘ olan şey burada ‘ölüm sebebi‘ sayılıyor.

Görüldüğü kadarıyla adalet, merhamet, ahlak ve şevkat gibi kavramları sürekli kullanmasına rağmen bu ülkeyi kin, öfke ve nefret ayakta tutuyor.

Siyasi cinayetlerden iş cinayetlerine, töre cinayetlerinden soygun cinayetlerine kadar uzanan sayısız cinayet çeşidi ve her gün üzerimize yağmur gibi yağan cinayet haberlerini bunu gösteriyor.

Bu ülkede yaşanan bütün sorunların kaynağında olduğu gibi, kimlik ve kişilik parçalanması yaşayan ülke insanın ruhsal arızalarının altında da sanırım bu gerçek yatıyor.

Öldürme arzusu bu kadar güçlü olmasa sanki bu ülke dağılacak ve sanki her bir parçası bir yana savrulacak gibi duruyor.

Bu yüzden acı, durmadan acı üretiyor.

Öte yandan öldürme arzusunun bu kadar çok güçlü olmasının altında ‘işe yaramama‘ duygusu yatıyor.

Uzmanlar‚ ‘hiçbir işe yaramayan‘ insanların çok güçlü bir öldürme duygusuna sahip olduklarını söylüyor.

Böyleleri, bu duyguyla yüzleşemedikleri ve dolayısıyla bunun üstesinden gelemedikleri için öldürmekten zevk alıyor.

Bir işe yaramayan, yaşadığı acizlik duygusunun tetiklediği korkularıyla başa çıkamayan birini, uzmanlara göre sadece başkasının ölümü mutlu edebiliyor!

Bundan olsa gerek bu ülkede çatışma, kan, gözyaşı ve acı hiç eksik olmuyor.

Bu ülke cana kıymayı kolaylaştırdığı, hatta sıradanlaştırdığı için başından bu yana bir türlü huzur bulamıyor.

Ama artık bu kinle, öfkeyle ve nefretle yüzleşmesi, kendini esir almış bu duyguları yenmesi, bunun için hızlı bir şekilde harekete geçmesi gerekiyor.

Aksi durumda herkesi içine alacak topyekun bir felaket kaçınılmaz görünüyor.

Bu ülkenin her şeyden önce bu güçlü öldürme arzusunu sorgulaması, iliklerine kadar işlemiş içindeki ‘yok etme’ zehrini akıtması; bu yönde bir düşünce ve etik devrimi yapması gerekiyor.

Elbette bunun da yolu Sabahattin Ali’den Tahir Elçi’ye işlenmiş bütün siyasi cinayetleri itiraf etmekten, Ermeni soykırımından Asuri Süryani katliamına, Rum mübadelesinden Kürt meselesine, Dersim’den Çorum’a, Maraş’tan Madımak’a ve Suruç’tan Ankara’ya bu topraklarda yaşanan bütün olan bitenle yüzleşmekten geçiyor.

Bu ülke etnik, dini, kültürel, siyasi vd. dinamikleriyle topyekün bir biçimde ölümün peşinden uçuruma sürüklenmek istemiyorsa şayet, kapsamlı yüzleşme hamlesiyle işlediği cinayetleri itiraf etmesi, bunların hesabını vermesi ve böylece adalet duygusunu güçlendirmesi, ortak vicdanı harekete geçirmesi gerekiyor.

Yoksa bugün herkes ‘düşüncede öldürdüğünü‘ yarın ‘gerçekte yok etme‘ fırsatını yakalayabilir ve etrafta canlı kimse kalmayabilir.

Gün gelir herkesin içindeki cellat harekete geçebilir ve bu çok güçlü öldürme arzusunun sonu ülke ve ülke insanı için hüsran olabilir.

Ne de olsa bu toprakların bu acıları kaldırması artık mümkün görünmüyor…

02.12.2015

* Metis Yayinlari

Be Sociable, Share!