Bir sene sonra

Soğuk bir kış gecesi şişme bir botla Türkiye-Yunanistan sınırındaki Meriç nehrine açıldım; o gece orada ölecekken de tesadüfen yaşadım. Kaçmayı başardım ve arkamda yangın yerine dönmüş, kan revan içinde bir ülke bıraktım.

1981-1993 yılları arasında bu ülkede, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide gazetecilik yapmaya; inkar ve imha edilmek istenen mazlum ve mağdur Kürt halkının sesini duyurmaya çalıştım.
1981 yılında Van‘da başlayan meslek yolculuğumda, bir kitabımdan ötürü tutuklandığım 1993 yılına kadar çeşitli gazete, dergi ve ajanslarda görev yaptım.
Çalışma alanım Hakkari’den Dersim’e, Diyarbakır’dan Kars’a, o zamanlar medyada “Doğu ve Güneydoğu Bölgesi” olarak geçen, şimdilerde “Kürt illeri” ya da “Kürt bölgesi” denilen Kuzey Kürdistan’dı.
12 Eylül cuntasının ülkenin üzerine bir kabus gibi çöktüğü kanlı ve karanlık yıllardı.

Şehirden şehre dolaşıyor; bir gün Dersim’den, bir başka gün Siirt’ten, askeri cuntanın uyguladığı ancak egemen medyanın görmediği, tüyler ürperten “milli zulme” dair haberler yapıyordum.

Bu yüzden zulümden payıma düşeni de alıyor; sık sık gözaltına alınıyor, kimi zaman özel tim tarafından kaçırılıp dövülüyor ve ölüm tehditleri alıyordum.
Ayrıca İstanbul’dan Diyarbakır’a, Van’dan Siirt’e birçok ilde onlarca yıl hapis istemiyle yargılanıyor; mahkeme mahkeme sürünüyordum.

Sonunda bir kitabımdan ötürü 20 ay hapis cezası aldım ve içeri tıkıldım.

Özcesi; devletin Kürtlere uyguladığı zulme dair haberler yaptığım için bu ülkede barınamadım.

Canımı ve özgürlüğümü kurtarmak amacıyla kaçmak zorunda kaldım.

Soğuk bir kış gecesi şişme bir botla Türkiye-Yunanistan sınırındaki Meriç nehrine açıldım; o gece orada ölecekken de tesadüfen yaşadım.

Kaçmayı başardım ve arkamda yangın yerine dönmüş, kan revan içinde bir ülke bıraktım.

Avrupa’ya kaçtım. Kaçar kaçmaz da Köln-Brüksel hattında, bu kez “sürgün gazeteci” olarak çalışmaya başladım.

Yirmi yıl boyunca yaşlı ve yorgun Avrupa kıtasında deyim yerindeyse deliler gibi çalıştım ve orada birçok ilke imza da attım.

Avrupa’daki Kürtlerin ilk günlük gazetesi Yeni Politika’yı çıkardım. Kürdistan Gazeteciler Birliği’nin kurucu başkanlığını, Kürt Pen’in genel sekreterliğini yaptım. Kürtlerin ilk televizyonu MED TV’de haber müdürü ve moderatör olarak çalıştım.

Bir etkinlikten diğerine de Avrupa’da ayak basmadığım ülke bir yana, neredeyse şehir bırakmadım.

Ülkemden ayrılmış olmanın yarattığı mutsuzluktan olsa gerek, gidememenin tepkisiyle sürgünü bir ceza olmaktan çıkardım ve durmadan çalıştım.

Yıllarca hep bir başka yılı bekledim. Yıllarca hep döneceğim günü özledim. Bu özlemin ağırlığı altında ezilsem ve her gün yürek ezdirsem de, vazgeçmedim.

Özlemle geçen yirmi yılın ardından nihayet dönme fırsatını ele geçirdim ve vakit kaybetmeden dönüş hazırlıklarına giriştim.

Sonunda 35 yaşında genç bir gazeteci olarak kaçtığım Türkiye’ye, 14 Temmuz 2014 günü, aradan geçen yılların ağırlığı altında ezilmiş ve artık hangi yöne giderse gitsin sonsuza kadar arafta kalacağına iman etmiş biri olarak 55 yaşında geri geldim.

Geri geldim ama, artık ben o eski insan; o genç gazeteci değildim.

Ne var ki değişen sadece ben değildim. Arkamda bıraktığım kan revan içindeki bu ülke de çok değişmişti.

Kaldı ki zaman burada daha hızlı geçmişti.

Hayal kırıklığı içinde fark ettim ki bu ülke, savaş bitmeden önce üstelik, kirli savaşın bütün izlerini silmiş; benim geçmişim de dahil, geçmişe dair ne varsa üzerine kalın bir sünger çekmişti.

Bu ülke her şeyi unutmuş; unutmuş olmanın hesabını vermekten dahi kurtulmuştu.

Garipti…Çok şey tepeden tırnağa değişmişti.

Bir zamanlar adından bile söz edilemeyen Kürtler, ödedikleri bedeller sayesinde hayatın her alanında fiilen özgürleşmişlerdi.

Fakat buna karşılık, ben sürgündeyken koptu kopacak diye baktığım Kuzey Kürdistan Türkiye’ye her açıdan entegre edilmişti.

Sadece ekonomik değil, kültürel ve siyasi entegrasyon da epeyce ilerlemişti. Böylece Kürtler, Türkiye’nin “yeni yükselen gücü” haline gelmişti.

Çatışmalı dönemin sonuna gelinmişti. Savaş aslında bitmişti fakat bu henüz ilan edilmemişti. Farklı bir formatla şimdi uzatmalar oynanmaktaydı.

Savaşın sona eriyor olması, geleceği inşa sürecinin kapısını da kendiliğinden açmıştı

Öte yandan sadece Kürtler değil, eski Türkiye’nin baskıladığı dinsel, mezhepsel, kültürel vb bütün dinamikler kendilerini görünür kılmış, ihtiyaç duydukları özgürlük alanları ve araçlarını hayata geçirmişlerdi.

Toplumsal dinamikler kendi “özerk bölgelerini” inşa etmişlerdi. Paralel toplumları ve çarpık kentleşmesiyle kendine özgü bir toplum ve ülke gerçekleşmişti.

Bunun hukukileşmesi artık zaman meselesiydi.

Din, mezhep ve milliyet çatışmalarını tetikleyen baskıcı ve ceberut sistem aşılmış, yenisinin temelleri ortaya çıkmıştı. Bu yeni süreç yeni bir yapılanmayı ve yeni bir paradigmayı zorunlu kılmıştı.

Soğuk Savaş sonrası tarihinin en ciddi altüst oluş sürecini yaşayan Türkiye, şimdi kaotik bir geçiş sürecinin içindeydi; ancak, bu sürecin sonunda yeni sistemi kuracak birikimi de üretmişti.

Çok yönlü ve çarpıcı etkileri olan, sistemsizliğin sistem haline geldiği bu kaotik geçiş sürecinde geleceği tehdit eden şey, artık din-mezhep ve milliyet çatışmaları riski değildi.

Bu ülke için temel tehdit; derin sınıfsal çelişkilerden, yokluktan, yoksulluktan ve bunun yol açtığı yozlaşma ve çürümeden gelmekteydi.

Ne de olsa bir yanda göz kamaştıran müthiş bir zenginlik yükseliyor, diğer yandan insanının canını alan yoksulluk giderek yayılıyordu.

Bu durum insanda ciddi kaygı yaratıyordu.

Zira,sınıfsal çelişkilerin bu kadar keskin olduğu bir yerde dibe vurmadan eşitliği, adaleti, temel hak ve özgürlükleri hakim kılmak; demokrasiyi ve istikrarı sağlamak kolay görünmüyordu.

Yeni sisteme öncülük edecek siyasetin deforme olması, riskin daha da büyümesine yol açıyordu.

Farklı çıkarlar etrafında kümelenmiş yeni güç odakları; tarikat, mezhep, din , etnik köken vb motifler arkasındaki örgütlenmeler, siyaseti kuşatmıştı.

Eskiden devletin yön verdiği siyasete şimdi bunlar yön veriyordu.

Bunların ağırlığı yüzünden siyaset sınıfı, bu ülkenin kısa ve uzun vadeli çıkarlarına uygun düşecek rasyonel politikaları üretmek yerine, yığınların peşinden sürükleniyordu.

(Döndükten sonra legal Kürt siyasetiyle ilgili yaptığım bu minvaldeki eleştiriler, HDP’den adaylık sürecinde önümün kesilmesine neden oldu! Fakat yine de söylemem ve ısrar etmem gerekiyor ki legal siyasetimizin Türkiye’nin rant eksenli istismar, popülizm, demagoji, gerginlik, hamaset, suçlama ve yozlaşma üreten egemen politikasından uzaklaşması; benzeşmek yerine alternatif olması gerekiyor.)

Siyaset sınıfı Türkiye’nin biriken sorunlarına çözüm üretecek; bu ülkeyi demokratik ve özgür bir toplum olmaya götürecek ve devleti bu hedefler ışığında yeniden yapılandıracak bir işleve sahip olmaktan — şimdilik — uzak görünüyor.

Ancak yine de üstadın dediği gibi, “enseyi karartmamak” gerekiyor.

Ne de olsa nesnel süreç siyaset sınıfını demokratik yeniden yapılanmaya öncülük etmeleri için zorluyor ve siyasi aktörlerin bundan ilanihaye kaçmaları da mümkün görünmüyor…

Aradan geçen bir yılın özeti şimdilik bu kadar. Belki ilerde devam ederim.

Sonuç olarak; bir ülkeden, bir aileden ve bir çevreden geliyor olsak da içimizdeki ses kendimize, sadece kendimize ait olduğumuzu söylüyor.
Dolayısıyla ülke, aile ve çevre değişse de derindeki bazı şeyler değişmiyor.

Sürgünde de olsa, ülkede de olsa bu yüzden elde sadece yalnızlık ve hüzün kalıyor…

Be Sociable, Share!