Baharı beklerken…

Bahar gelmiş kapıya dayanmış, doğa kadınsı bir kokuyla ayaklanmış, şehvet çığlıkları atmaya başlamıştı.

 

Hayat doğanın renkli döşeğinde kendini yeniden üretmek amacıyla herkesi günah işlemeye çağırmış, günahkar çağrılarını çoğaltmıştı.

Aydınlığın karanlığı, iyiliğin de kötülüğü yendiği, sevginin sevgisizliği ezip geçtiği Newroz’ a az bir zaman kalmıştı.

Yeni yaşamın çoşkusu dört bir yandan fışkırmış, ateşlerin kızıl ışığı dört bir yanını sarmıştı.

 

Dicle havzası, Berçelan yaylası ve Muş ovası başta olmak üzere ‘yitik ülke’nin bütün köyleri, kasabaları ve kentlerini yangınlar basmıştı.

 

Kardelen bakışlı, gelincik gülüşlü genç bir adamsa evinin içine, evinin içindeki gecenin içine, evinin ve gecenin içindeki kendi içine çekilmiş, evinde, gecede ve kendi içinde baharı beklemişti.

 

Sessizdi, kimsesizdi ve baharı çok özlemişti.

 

Özlemini şöyle dile getirmişti:

 

Bahar geliyor, yavaş yavaş kabarmaya başlayan toprakta ağaçlar çiçeğe durmaya hazırlanıyor. Patladı patlayacak tohumların arasından kuş cıvıltıları yükseliyor.’

 

         ‘Ne güzel, bahar geliyor!’

 

 Özgürlüğe giden yolda, içinden geçtiğimiz umut ve inat yıllarında, bir aşkın gizemine tutulmak, hayata sevgi ve tutkuyla sarılmak, Newroz’da ateş yakmak için bahar geliyor…’

 

Doğanın baharı, baharın Newroz’u karşılamaya hazırlandığı, hayatın yeni aşklara kucak açtığı günlerde, Almanya’nın Bochum kentindeki bir evde, ‘ne güzel, bahar geliyor’ diye yazan ve kendi içinde yaşayan kardelen bakışlı, gelincik gülüşlü genç adam, çoşkuyla yazdığı baharı karşılayamıyor, acı içindeki kendi içinden çıkamıyor, kendine ve hayata veda ediyor; uzaklardaki göklere doğru bir yolculuğa çıkıyordu.

 

Gelincik gülüşlü genç adam, günler ve geceler boyu sürdürdüğü yaşam kavgasında yenik düşmüş, tekerlekli sandalyesini yalnızlığa gömmüş, alıp başını gitmiş, onun bedenini ‘ölü olarak ele geçiren’ dostlarını azap içinde bırakmış, kimseye bir veda bile etmemiş, bir yıldız gibi kaymış, daha fazla dayanamadığı bu dünyayı bir kenara itmiş, uzaktaki göklerin enginliğinde kendine yeni bir yer edinmiş, bir başka dünyanın ışığı olmayı seçmiş ve bir başka  dünyayı aydınlatmayı tercih etmişti.

 

Kaç gün sürdüğü bilinmeyen, nelerin yaşandığı öğrenilemeyen savaşın sonunda, Bochum’daki o evde, isyankar bir yürek inatcı bir ruha yenilmiş, inatcı ruh isyankar yüreği alıp götürmüş, genç adam ölmüştü.

 

Baharın insanın duygularını kışkırttığı ve herkesi yaşamı döllemeye davet ettiği o günlerde, Bochum’dan yayılan ölüm haberi geçtiği her yeri acıya boğmuş, kuşları susturmuş, ağaçları köklerinden sökmüş, ulaştığı herkesi bir mızrak gibi delip geçmiş, genç adamı kaybetmenin derin acısı bir nehir gibi onu tanıyanların içine akmıştı.

 

Baharı bekleyen genç adam ölmüş, onu tanıyanlar bir kez daha vurulmuş, yürekler acıyla dolmuştu.. Acıdan çılgına dönenler, isyana yönelenler, aklını ve kendini yitirenler, şoka girenler olmuştu.

 

Baharı bekleyen, kardelen bakışlı, gelincik gülüşlü genç adam ölmüş, asi rüzgarlar dağlara gömülmüştü.

 

‘Ne güzel, bahar geliyor’ diye çoşkuyla haykıran genç adam baharı beklerken ölümü kucaklamıştı.
Özlediği baharı görmeden, sevdiği kadını doğanın renkli döşeğinde son kez öpmeden, aşka dair duygularını Newroz ateşlerinde yakıp küle çevirmeden ve çektiği acıları doldurduğu kadehleri kırıp dökmeden çekip gitmişti.

 

Etrafında bu kadar çok seveni varken ve dört bir yanı sevgiyle sarılmışken, üstelik de bahar gelmişken giriştiği yaşam savaşını kazanamayan, beklediği baharı göremeyen genç adam, uzun senelerdir üstesinden gelemediği bir acıyı içinde taşımaktaydı.

 

Bedenini, gençliğini ve hayallerini halkı için feda etmiş, daha çocuk denecek yaştayken çoğu kimsenin karışmak istemediği özgürlük kavgasına girişmiş, halkının ortak vicdanının sesi olmak amacıyla gazeteciliği seçmiş, halkının acılı sesini boğmak isteyen ırkçı ve imhacı sisteme karşı kalemiyle karşı gelmiş, bu yolda vurulmuş, tekerlekli sandalyesinin mahkumu olmuştu.

 

Ancak bu kadarla da kalmamış; sürgüne de yollanmış ve böylece çektiği acıların freni kopmuştu…

 

Huzursuzluğu ve hırçınlığı bu yüzdendi.

 

Tekerlekli sandalyeye bağlı kalmanın acısı ve öfkesini, bir başkasına ihtiyaç duymanın ezikliğini yenemiyor, bu nedenle yaralarını iyileştiremiyor, ‘özürlü’ halini kabullenemiyor, sürekli isyan ediyor, durmaksızın kendini kanatıyordu.

 

Her koşulda direniyor; ayağa kalkmaya çalışıyor, koşmadan yaşamayı içine sindiremiyordu…

 

*

 

Bahar gelmiş, kapıya dayanmıştı. Doğa kadınsı bir kokuyla ayaklanmış, şehvet çığlıkları atmaya başlamıştı. Dicle havzası, Berçelan yaylası ve Muş ovası başta olmak üzere ‘yitik ülke’nin bütün köyleri, kasabaları ve kentlerini yangınlar basmıştı.

 

Kardelen bakışlı, gelincik gülüşlü genç adam da evinin ve gecenin içindeki kendi içine çekilmiş, evinde, gecede ve kendi içinde baharı beklemişti.

 

Bahar gelmeden, sevdiği kadını son bir defa öpmeden de çekip gitmiş, gökyüzünün enginliğinde kendine bir yer edinmiş, yüksek yaylaların çobanlarına ve kıyısı olmayan denizlerin kaptanlara yol gösteren bir ışık olmayı tercih etmişti.

 

Kardelen bakışlı, gelincik gülüşlü genç adamın adı Burhan’dı…

 

Gazeteci Burhan Karadeniz özgürlük kavgasının vicdanıydı…

 

gunayaslan@hotmail.de

 

15.Mart.2004

Be Sociable, Share!