Eski Yazılar (1)- Avrupa’nın günahı: Kürdistan

AB’nin Kürt sorununa yaklaşımı ve çözümde oynayabileceği rol üzerine: Önce şunu kabul etmek gerekiyor; Kürt ve Kürdistan sorununun kaynağında esas olarak Avrupa yatıyor. Öncesi de var ama bu sorun esas olarak Avrupa’nın yarattığı bir sorun olarak önümüzde duruyor.

Dolayısıyla sözlerime başlamadan önce bunun altını çizmem; Avrupa Parlamentosu’nda Avrupa’ya bu gerçeği hatırlatmam gerekiyor.

                               Kürt sorununun yaratılmasında  Avrupa’nın rolü

Bunu yapmam gerekiyor çünkü, Avrupa’nın bu sorunun yaratılmasındaki  rolünü görmez ve bunu tarih bilinci içinde bir yere yerleştirmezsek kalıcı çözümü bulmakta zorlanırız.

Bundan 100 öncesi; Birinci Dünya Savaşı yıllarında Ortadoğu’yu kendi çıkarları temelinde şekillendiren İngiltere ve Fransa;güçlü petrol yataklarına, tarıma elverişli geniş arazilere ve zengin su kaynaklarına sahip Mezopotamya’yı ve onun kalbindeki Kürdistan’ı parçaladılar.

Böylece sürekli çatışma, istikrasızlık ve yıkım üreten Kürt sorununu da yaratmış oldular..

İngiltere, 1916 yılında Fransa’yla yaptığı Rusya’nın da onayladığı Sykes-Picot anlaşmasına dayanarak 1917 başlarında Basra, Kerkük ve Musul bölgelerini işgal etti.

Bu bölgelerde yaşayan Şiileri, Sunni Arapları ve Kürtleri Mezopotamya Manda İdaresi altında – zorla- birleştirdi. Ardından bu topraklarda Irak adında yapay bir devlet inşa etti. Devletin başına da Şam’dan getirttiği Haşimi ailesinden Kral Faysal’ı geçirdi.

İngiltere bu anlaşmayla petrol zengini Mezopotamya’yı kendine aldı ama, buna karşılık Şam’ı ve Doğu Akdeniz hattındaki Klikya‘yı da Fransa’ya bıraktı.

İngiltere’nin Bağdat’ta yaptığını Fransa da Şam’da yaptı. O da orada Suriye adında yapay bir devlet yarattı.

İngiliz-Fransız ikilisi Basra’dan Filistin’e bütün bölgeyi kendi aralarında paylaştılar. Buralarda sınırlarını cetvelle çizdikleri kukla devletçikler yarattılar.  Kukla her devletin başına da kendileriyle işbirliği içinde olan bir şeyh ya da bir kral atadılar.

 

                               Kemalist elit Kürdistan’ı verdi

Ortadoğu’yu böylece kanlı bir kaosun içine attılar. Bölgede ve tek tek ülkelerde kanlı çatışmalar yaşanırken onlar, petrol başta olmak üzere bölgenin bütün zenginliklerini yağmaladılar.

İngiltere ve Fransanın sınırlarını çetvelle çizdikleri kukla devletçiler yarattıkları dönemde Dersim’den Kerkük’e, Afrin’den de Süleymaniye’ye kadar uzanan; petrolü, madenleri, tarıma elverişli arazileri ve su kaynaklarıyla zengin Kürdistan üç parçaya bölündü.

Bu parçalardan Musul eyaleti; yani Güney Kürdistan İngiliz mandasındaki Irak’a, bugünlerde adından çokça söz edilen ROJAVA yani Batı Kürdistan Fransız mandasındaki Suriye’ye, büyük parça kuzey Kürdistan ise Türkiye’ye verildi.

Türkiye’de manda yönetimi kurulmamıştı çünkü, buna gerek duyulmamıştı. Ne de olsa Kemalist Cumhuriyet daha başından vesayet altına alınmıştı.

Türkiye Cumhuriyeti görünürde bağımsız devletti ancak, bu ülkenin sınırlarını, rejimin niteliğini, başkentini ve uluslararası alanda üstleneceği misyona kadar herşeyini İngilizler belirlemişti.

 

Lozan’dan Yalta’ya Kürt inkarı

 

1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması’yla birlikte Türkiye’ye, Sovyetler Birliği’ne karşı ‘tampon ülke‘ görevi verildi. Bu görev Soğuk Savaş döneminde NATO’un ‘ileri karakolu‘ olarak yeniden olarak revize edildi.

İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa, 1920 yılında imzaladığı Serv anlaşmasıyla, bugünkü Türkiye’yi Ermenistan ve Kürdistan’la birlikte üç parçaya bölmüş, böylece Türklere ölümü göstermiş, onları sıtmaya; kendi vesayetlerini kabule razı etmişlerdi.

Türk yönetimi bu yüzden Kürdistan’ı da içine alan ‘Misak-ı Milli Yemini‘  başta olmak üzere birçok talebinden vazgeçti.

Kemalist elit kendi egemenliğinin tescili adına Kürtleri ve Kürdistan’ı feda etti.Yetmezmiş gibi  bu halkı tarihten silmeye, devlet zoruyla asimile etmeye; direnenleri de yok etmeye yöneldi.

Sadece Türkiye’de değil, Irak ve Suriye’de Kürtler merkezi devletlerin ‘düşmanı‘ olarak ilan edildiler. Bu ülkeler Kürtlerle çatışma içine girdiler ve onlara ağır bedeller ödettiler.

Churchill’in 100 yıl önceki kanlı oyunları sayesinde İngiltere-Fransa-İtalya üçlüsüyle birlikte Avrupa çok şey kazandı ancak, Ortadoğu ve Kürdistan kelimenin tam anlamıyla bir felaket yaşadı.

Kürtler bu yüzden son 100 yılı acı çekerek geçirdiler. Üç ülkede ret ve inkar edildiler. Kitlesel katliamlardan geçirildiler ve yine kitleler halinde sürgün edildiler.

Şimdi aradan bir asır geçti ama, ‘Avrupa’nın dehası Churchill’in çılgınlığı yüzünden Irak, Suriye ve Türkiye başta olmak üzere bölge ülkelerinden kan, göz yaşı ve çatışma hiç eksilmedi. Halklar rahat yüzü görmedi.  Buralarda yaşanan kanlı  savaşlar dünya barışını da tehdit etti. Bu sorun dünya insanlığına da bedel ödetti.

1’inci Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’da oluşturulan statüko 2’inci Dünya Savaşı‘nın ardından Yalta’da yapılan konferansta güçlendirildi.  Churchill liderliğindeki Avrupa dünyayı bu kez Stalin’in başındaki Rusya ile Roosevelt’in Amerika‘sıyla paylaştı.

Kürt halkı 1923’te Lozan’da olduğu gibi 1945’te Yalta’da da egemenlerin çıkarlarına kurban edilmekten kurtulamadı.Lozan’da Büyük Kürdistan kuzey, güney ve batı olarak üçe parçalanmıştı. Yalta’nın kurbanıysa bu kez İran Kürdistanı oldu.

Sovyet Rusya, İran petrollerinden payına düşeni aldıktan sonra Gazi Muhammed liderliğindeki Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırdı. Yalta’nın gereği yapıldı. İngiltere ve Amerika oradaki paylaşımın hatırına bu yıkıma sessiz kaldı.

 

                                             Soğuk Savaş’ta NATO’nun Kürdistan siyaseti

 

Yalta’nın ardından Soğuk Savaş yılları başladı. Avrupa ülkeleri arasında birleşme süreci başlamıştı. Yaşlı kıta Yalta sonrası dünya sahnesine Avrupa Topluluğu olarak çıkacaktı.

Bir yandan savaşın yaralarını sarmaya , diğer yandan da ortak kurumlar yaratmaya çalışan Avrupa kendi birliğini inşa ederken  Amerika’yla NATO şemsiyesi altında toplantı . NATO’yakısa sürede Türkiye’ye de alındı.

Soğuk Savaş sürecinde NATO çeşitli ‘tehdit‘ stratejileri geliştirdi. Kürtler ve Kürdistan da NATO’nun takip altında tuttuğu ‘tehditlerin‘ başında gelmekteydi.  Ayrıca  bu  konuda WARŞOVA Paktı’yla kıran kırana bir rekabetin de içindeydi.

Kürdistan konusunda NATO’Nun muhatap ülkesi Türkiye, WARŞOVA’nın ise Bulgaristan’dı.

NATO Stratejik Konsepti’nin gereği olarak  Kürtleri ve Kürdistan’ı bastırma görevi Türkiye’ye verildi.  Türkiye bu destek sayesinde Kürtlere karşı yalnız içeride değil, dışarıda da saldırgan bir politika izledi.

Nerede Kürt özgürlük mücadelesi adına bir hareket varsa Türkiye’ye oraya yöneldi. NATO’nun imkanlarını seferber ederek her defasında Kürtleri ezdi. Türkiye‘nin Kürtler karşısında sıkıştığı her defasındaysa imdadına NATO yetişti.

Soğuk Savaş döneminde Türkiye içeride Kürtlere yönelik kitlesel katliamlar yaparken, Kürt kanaat önderleri ve liderlerini toplama kamplarına gönderirken, Kürt köylerine sistematik olarak ‘komando baskınları‘ düzenlerken, Maraş ve Çorum katliamlarıyla Alevi yerlerinden yurtlarından sürerken hep NATO’dan destek aldı.

Ama bu kadarla kalmadı; bölge Kürtlerine de ağır zararlar verdi.

Örneğin Molla Mustafa Barzani liderliğindeki KDP ile Saddam Hüseyin’in başında olduğu Irak devleti arasında varılan 11 Mart 1971 tarihli özerklik anlaşması, Türkiye’nin tehditleri sonucu uygulanmadı.

Türkiye o dönem NATO adına Irak’ı işgalle tehdit etti. Saddam bu yüzden anlaşmayı hayata geçirmedi.

Aynı şekilde Amerika’da Kürtlerin Irak’la anlaşmasını istemiyordu. Amerika bölgedeki bir diğer müttefiki İran şahını Saddam’a karşı destekliyordu. O da Kürtlere bu yüzden baskı yaptı ve sonuçta Kürtlerle Irak devleti arasından savaş yeniden başladı.

 

                    Halepçe, Viyana, Berlin kimin eseri?

 

Savaş işe yaradı. Irak, İran’a boyun eğmek zorunda kaldı. İran’la Irak arasında Mart 1975‘te yapılan Cezayir anlaşmasıyla Irak, Şattül-Arap‘ı İran’a bıraktı. O zamana kadar ama  Kürtleri Saddam’a karşı savaştıran ve destekleyen Amerika ve İran bu desteklerinden vazgeçtiler. Kürtleri arkadan hançerlediler. KDP ağır bir yenildi aldı. Molla Mustafa Barzani Amerika’Ya gitti ve orada hayata veda etti.

Kaderin garip cilvesine bakınki; birkaç yıl sona İran şahı devrildi.

Yönetime Ayetullah Humeynş geldi. İran devrimi dengeleri değiştirdi. Amerika’sı, Avrupa’sıyla NATO bu kez yeniden devreye girdi.  Saddam’a gidildi ve 1975 yılında İran’a verdiği Şatüll-Arap bölgesini geri alması gerektiğini, bunun için ona destek verecekleri söylendi.

Saddam‘sa bu bölgeyi geri almayı değil ancak, Şiileri düşünüyor. İran’ın onları ayaklandırmasından çekiniyordu. Hasılı çıkarlar örtüştü ve Irak İran’a saldırdı.

Savaş 8 yıl devam etti. Bir milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Bu arada Amerika ve İsrail’in el altından İran’a silah sattıkları da ortaya çıktı!!!

İran-Irak savaşında Kürdistan yerle bir edildi. Güney ve doğu Kürdistan’da neredeyse mayınlanmamış arazi kalmadı. Kentler, köyler bombalandı. Ama en ağırı saldırıların Halepçe’de yaşandı.

16 Mart 1988 tarihinde  Irak savaş uçakları Halepçe‘yi kimyasal gazla bombaladı. O gün 6 bin 357 Kürt yanarak, kavrularak can verdi. 20 bine yakını ağır yaralandı. 10 yıl içinde Halepçe bölgesinde kimyasal saldırından etkilenen 40 bine yakın insan hayatını kaybetti.

Avrupa ve Amerika ilk dönemler bu katliamı görmezden geldi. Saddam’ı destekledi. Zehirli gazler Avrupa’dan gitmişti. Bu utancın altında ezilmesi gereken Avrupa, bu firmalara soruşturma dahi açmadı. Deyim yerindeyse üstüne yattı.

Soğuk Savaş döneminde NATO’Nun Kürtlere verdiği en önemli zararlardan bir diğeri İranlı Kürt liderlerin Viyana’da ve Berlin’de öldürülmelidir.

İKDP Lideri Kasumlu 1989’da Viyana’da, Şerefkendi’yse Berlin’de katledildi. Kasumlu’yu öldüren İranlı katiller bugünlerde Avrupa’ya diplomat olarak geliyor, temaslarda bulunuyorlar. Avrupa o kanlı elleri tutmaktan rahatsızlık duymuyor.

 

                                         Kopenhang Kriterleri ve Topyekün Savaş süreci

 

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin Berlin duvarının yıkılmasından ardından NATO gibi Avrupa Birliği’nin de konsepti değişti.

Soğuk Savaş‘ın sona ermesi, iki kutuplu uluslararası sistemin çökmesi, Amerika’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Asya’ya dünyadaki dengelerin değişmesi ve yeni dengelerin inşa edilmesi süreci Avrupa Birliği’ni de etkiledi.

Avrupa Birliği Almanya’nın öncülüğünde Doğu Avrupa ve Balkanlarda hızla yeni dengeler inşa etti.

Kopenhag Kriterleri ve Maastricht Antlaşması temelinde genişleyen birlik sonunda Türkiye’ye de üyelik persektifi verdi. Şimdi bu ülkeyle tam üyelik müzakereleri yürütüyor.

AB, yeni dönemde Kürt sorununa Kopenhag Kriterleri çervesinde çözüm bulunması stratejisi izledi. Ancak bunu takip etmedi. Kopenhang Kriterleri çerçevesinde Kürt sorununun çözümünün sağlayacağını söyledi ancak, tam da o yıllarda 1990-95 arasında Türk devleti Kürtlere karşı ‚topyekün savaş‘ konseptini hayat geçirdi.

Bu dönemde binlerce faili meçhul cinayet işlendi. Gazeteler, dergiler, partiler bombalandı. Gazeteciler, milletvekilleri, avukatlar katledildi. Köyler, kasabalar, kentler yerlebir edildi. Milyonlarca insan sürgüne gönderildi.

Avrupa bu vahşeti de görmezden geldi. Aksine Türkiye’ye askeri, ekonomik ve siyasi destek verdi.

Aradan 20 yıl geçti ve bugün  ne Avrupa Türkiye’ye tam üyelik güvencesi veriyor ne de Türkiye üzerine düşeni yerine getiriyor. Üyelik süreç tıkanmış bulunuyor. Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği pek parlak görünmüyor

Ayrıca Ortadoğu’nun yeniden yapılandığı bu süreçte Türkiye, Avrupa’dan Amerika ve Rusya’yla yeni bir denge inşa etmeye çalışıyor. Avrupa yerine yönünü Amerika ve Rusya’ya çevirmiş bulunuyor.

Türkiye NATO üyesi ve  AB’yle üyelik müzakereleri yürüten bir ülke olduğu için elbette Kürt meselesi AB’nin ve NATO’nun ilgi alanında kalmaya devam edecektir. Ancak nasıl bir strateji ve nasıl bir takvim izleneceği belli değildir.

Kaldı ki artık yekpare bir Avrupa’dan söz etmek de mümkün değildir. AB içindeki birçok ülke kollektif çıkarları değil, kendi çıkarlarının peşinden gitmektedir. Bu da birliğin etkili olmasını önlemektedir.

 

Öcalan’ı verdi, Sakine’yi katlettirdi

 

Global ekonomik krizin, kitlesel göçlerin ve  içeride yükselen ırkçı tepkilerin baskısı altındaki Avrupa Birliği’nin hem bütünlüklü bir politika izlemesi hem de iç sorunlarını kısa sürede çözmesi ve küresel alanda etkin bir strateji uygulaması mümkün görünmemektedir.

AB’nin Kürdistan siyasetini hala ağırlıklı olarak NATO yürütüyor.

NATO hali hazırda Kürdistan‘ı yine ‘tehdit algısı‘ içinde değerlendiriyor. Kaldı ki  NATO’nun bütün tehdit algıları bir biçimde Kürdistan’ı da ilgilendiriyor.

Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya ve ön ve uzak Asya kaynaklı bütün tehditler Kürdistan‘ın stratejik önemini  de arttırıyor.

Enerji kaynaklarının güvenliğinden, yoksullukla mücadeleye, su kaynaklarının paylaşımından etnik ve mezhep çatışmalara, kökten dincilikten kontrol edilemeyen göçlere kadar bütün sorunlar Ortadoğu’nun kalbindeki Kürdistan’ın jeopolitik önemini yükseltiyor.

Bu da Kürdistan’ı tarih sahnesine yükseltiyor.Kürtlerin özgürlük mücadeleleri de bu sürece ivme kazandırıyor.

Ortadoğu’da inşa edilmekte olan dengelerin odağındaki Kürdistan‘ın NATO’nun ilgisini eskisinden daha çok çekiyor. NATO Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi yine kritik zamanlarda devreye giriyor ve müdahale ediyor.

PKK Lideri Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması, Avrupa üzerinden Kenya’ya götürülmesi ve oradan kaçırılıp Türkiye’ye teslim edilmesini  bir NATO operasyonu olarak değerlendirmek gerekiyor.

Aynı şekilde PKK kurucularından Sakine Cansız ve arkadaşlarının Paris’te katledilmelerine de bu perspektiften bakmak gerekiyor.

Bu cinayeti işlemesi için Türk devletine izni Avrupa vermiştir. Avrupa  bu izni vermemiş olsaydı bu cinayet işlenemezdi. Avrupa’ya rağmen  işlenmesi halindeyse aydınlanır, sorumluları açıklandırdı. Ama bunların hiçbiri olmadı.

Avrupa bu izni çözüm sürecinde Türkiye’ye verdi.

Bunu  da bir kenara yazmamız gerekiyor zira, daha önce vermemişti. Savaş yıllarında Türk devleti Avrupa’da cinayet işlemek için harekete geçmiş, buraya bir çok tetikçi göndermişti. Ancak AB, savaşın buraya taşınmasını istememiş, bu yüzden Türkiye’e ültimatom vermiş ve tehdit etmişti.

Benim de avukatım olan değerli Kürt aydını Medet Serhat’ı 24 Kasım 1994 günü öldüren, Tevfik Ağansoy, 1996 yılında bazı Kürt siyasetçilerini öldürmek amacıyla Avrupa’ya gönderildiklerini açıkladı. Bundan kısa bir süre sonra da öldürüldü.

 

                                                           AB ve İmralı Çözüm Süreci

 

PKK Lideri Öcalan tutsak edildiği İmralı adasında bundan bir yıl önce sorunun barışçıl-siyasal çözümü için yeni bir süreç başlattı.

Sayın Öcalan bu süreci başlatırkan, silahların kalıcı olarak susmasını, fikirlerin ve siyaset konuşmasını talep etti. Ayrıca Türkiye‘de demokratik ve özgürlükçü yeni bir siyasal sistemin kurulmasını, Ortadoğu‘daysa Türk-Kürt ittifakını sağlanmasını önerdi.

Aradan bir yıl geçti ancak, Avrupa Birliği bu sürece beklentilerin aksine destek vermedi. Evet, AP sözcüleri, sivil toplum örgütü temsilcileri ve kimi siyasetçiler bu sürecin başlamış olmasından duydukları memnuniyeti dile getirdiler ama, devletler ve hükümetler düzeyinde sürece beklenen destek verilmedi. AB; bu bir yılda süreci sadece ‘izlemekle‘  yetindi.

Birlik içinde bazı ülkeler Türk-Kürt ittifakının bölgesel dengeleri değiştireceğini düşünüyor ve açıktan söylemese de bunu arzu etmiyor.

Ayrıca Kürdistan petrolünün Türkiye üzerinden Avrupa’ya akacak olmasının da bu ülkeyi yörüngesinde kendine mahkum bir biçimde tutmaya çalışan ülkelerin işine gelmediği de görülüyor. Aradan geçen bir yıl bu ve başka nedenlerden dolayı kimi AB ülkelerinin süreci en azından haz etmediğini gösteriyor.

Kaldı ki süreç başlar başlamaz Paris’te  üç Kürt kadının öldürülmesi AB’ye yönelik haklı kaygı ve kuşların artmasına da yol açıyor. Daha önce de benzer şeyler yaşanmıştı. PKK, Türkiye’yle savaşı sona erdirdiği ve güçlerini geri çektiği 2000 yılında Avrupa’nın ‚terör örgütleri‘ listesine alınmıştı. Bütün bunlar aslında bize birşeyler anlatıyor…

Öte yandan yaklaşık beş yıldır aralarında milletvekilleri, belediye başkanları, gazeteciler, avukatlar ve insan hakları aktivistlerinin bulunduğu 8 bine yakın Kürt KCK Operasyonu adı verilen , hukuki dayanaktan yoksun polis operasyonları sonucu hapiste tutuluyor. Bunların aralarında hayati riski olan hastalar da bulunuyor.

Ne yazık ki ve ne acı ki AB üyesi devletler bu durumu görmezden geldiler. Suskun kalarak AKP Hükümeti’nin hukuksuzluğuna destek verdiler. Şimdi ama, AKP’yle, özellikle de Erdoğan’la yolları ayrılıyor, aralarında sorunlar yaşanıyor ya, Erdoğan’ı ve AKP’yi tukaka ediyor, bize de  ‘Erdoğan’la bu iş olmaz‘ diyorlar.

İyi de Diyarbakır’da sivil Kürtler katledilirken, bir günde 11 Kürt çocuğu öldürülürken, ‚güvenlik güçlerimiz kadın da çocuk da olsa gerekeni yapacaktır‘ diyen Erdoğan’ı ‘demokrasi kahramanı‘  ilan ediyor, ona ödüller veriyordunuz!

Erdoğan Kürtlerle savaş zamanında, ‘demokrasi kahramanı‘, müzakere sürecinde ‘diktatör‘ oluyor!

Bu samimiyetsizlie bakarak artık yeter diyorum. Avrupa’dan ona bir tek şey söylemek istiyorum.

Bu sorunu sen yarattın; demokrasi ve özgürlükler şampiyonluğunu da kimseye kaptırmadın. O zaman bu sorunun demokrasi ve özgürlükler temelinde çözümünden yana bir politika izle, izlemiyorsan da aradan çekil; destek vermiyorsan,bari köstek olma…

Burada bunu samimi bir biçimde bir kez daha ifade etmek istiyorum.

                                                 

                                                     Sonuç olarak

 

Kürt ve Kürdistan sorunu esas olarak 100 yıl önce; Ortadoğu’yu kendi çıkarları temelinde şekillendiren İngiltere ve Fransa’nın enerji kaynaklarını ele geçirmek amacıyla yarattıkları bir sorun olsa da, çözüm konusunda hayati sorumluluğun Kürtlerle Türklere ait olduğunu görmemiz gerekiyor.

Bu sorunun halkların demokratik iradesi temelinde çözülmesi, kalıcı barışın bu sayede sağlanacağını görmemiz gerekiyor.

Herşeyden önce Türklerle Kürtlerin bölgenin diğer ezilenleriyle el ele vermesi eşitliğe, özgürlüğü ve kardeşliğe dayalı adil  bir çözüm bulması ve dış müdahaleri bertaraf etmesi gerekiyor.

 

Zira, bundan 100 yıl öncesi olduğu gibi bölgemizde bugün yine ‘Büyük Oyun’ oynunun halkları karşı karşıya getirmesi olası görünüyor.

 

Ortadoğu’da dengeler yine ekonomik çıkarlar ve bunun neden olduğu kanlı etnik, din ve mezhep çatışmalarıyla sağlanıyor. Buna dikkat etmek, birleşmek ve  ezilenlerin ortak evini birlikte inşa etmek gerekiyor.

 

Ya kendi kaderimiz elimize alacak ve kendi geleceğimizi kendimiz inşa edeceğiz ya da önümüzdeki on yılları da maalesef kan ve gözyaşı akıtarak geçireceğiz..

Dinlediğiniz için teşekkür ederim.

 5 Aralık 2013 /Brüksel…

Günay Aslan / Gazeteci

Be Sociable, Share!