Aşkın Öte Yakası

Her insanın yüreğinde kanat süzen bir gönül kuşu vardır. İnsan birinden hoşlandığında ve yüreği sıcacık hislerle çoştuğunda gönül kuşu birbirine zıt duygular taşıyan ve birinin varlığı ötekinin de varlığına bağlı olan iki kanadını birden açar.

Aynı anda biri sevince, çoşkuya ve mutluluğa, ötekiyse acıya, hüzne ve mutsuzluğa açılan iki kanadın karmaşık uyumuyla aşka doğru yola çıkar.

Birbirine zıt duygularla aşka doğru yola çıkan gönül kuşu gittiği yerde sevinç kadar acı, çoşku kadar hüzün, mutluluk kadar da mutsuzluk bulacaktır.

Bu bir aşk kuralıdır…

Gönül kuşunun kanatlarında birbirine zıt duygular taşıması,  duygusal olarak ikiye ayrılması; sevdiği kadar acı çekiyor, sevindiği kadar üzülüyor olması aşkın evrensel yasasının gereğidir.

Gönül kuşunun aşkla  ilişkisi yaşamla ölüm ilişkisidir.

O bir yandan sevgiyle, iyimserlik ve neşeyle yeni bir yaşama giderken, öte yandan bu yaşamı acıyla ve hüzünle yıkıma sürüklemektedir.

Dünyaca ünlü Çek yazar Klima bu acımasız düalizmi, ‘gerçek aşk ölüm gibidir’ sözüyle ifade etmektedir.

‘Aşk ölüm gibi kesindir’ diyen Klima’ya göre aşkı ve ölümü ikinci kez denemek mümkün değildir.

Elbette burada sözü edilen gerçek  aşktır.

Yoksa gelir geçer hevesler, anlık sevip terk etmeler ve kullanım süresi kısa sürede tükenen sevişmeler aşk değildir.

Duyguları mısır gibi patlatmak, anlık hevesler yaşamak ,soyutu somut gibi algılamak, yanılmak, yanılsamak ve küçük hesaplar yapmak aşkla değil, sıradanlıkla ilgilidir.

Aşık olmak sadece sevmek ve istemek demek değildir.

Aşık olmak sevginin şiddeti kadar şiddetli acı çekmek,tutkuyla istemek kadar çekilen acıları tutkuyla beslemek demektir.

Kederler içinde özlemek , beklemesini bilmek, her türlü duygunun ötesine geçebilmek demektir.

Ruhuyla, bedeniyle, benliği ve bütün hücreleriyle aşka giden, sevdiği kadar acı çeken, aşk yolunda akla hayale gelmeyen bedeller ödeyen ‚aşkın şairi‘  Fuzuli, herkesten daha yoğun sevdiği ve yine herkesten daha yoğun acı çektiği için aşkın abidesi olabilmiştir.

Bugüne kadar ne Doğu’da ne de Batı’da hiçbir şair aşkı Fuzuli kadar etkili bir biçimde ifade edememiştir.

Zira o, aşkı anlatırken yaşatmış biridir.

‘Aşk imiş her ne varsa alemde’ diyen ve evrenin yaradılış sebebi olarak aşkı gören Fuzuli, Leyla ile Mecnun‘la sadece Doğu’da değil Batı’da da birçok aşka ilham vermiş, birçok şairi etkilemiştir.

Birçok aşık ve şair onun izinden gitmiş, bir çoğu onu taklit etmiştir.

Ancak aşkın tekrarı gibi taklidi de mümkün olmadığından bu çabalar boşa gitmiştir.

Hayat taklit aşkları kısa sürede çöp malzemesi haline getirmiştir.

Aradan 500 yıla yakın zaman geçmesine rağmen hayat,  ‘Ya Rab bela-yı aşk ile kıl aşina beni, bir dem bela-yı aşktan etme cüda beni‘ diye yalvaran Fuzuli’nin yerini başka birinin almasına izin vermemiştir.

Aşkı dolu dolu yaşayan, bir an için bile olsa aşktan uzak kalamayan Fuzuli, ruhsal gelişim ve olgunluk amacıyla aşkı acı, elem, keder ve hicranla yoğurmak gerektiğini söylemiştir.

Aşk ateşinde yaktığı yüreğini herkesten daha çok acıyla, elem ve kederle yoğurduğu içindir ki  dünyanın aşk abidesi haline gelmiştir.

Onun gönül kuşu sevinç, neşe ve mutlulukla birlikte, acı, elem, keder ve mutsuzluğa da aynı anda ulaştığı, o aşkın her iki yakasında da yoğun olarak yaşadığı; aşk duygusunu sevginin ve acının en şiddetlisiyle doyuma ulaştırdığı için Fuzuli olabilmiştir.

Tabii bu herkesin harcı değildir.

Her insanın aşk duygusunu doyuma ulaştırması, her gönül kuşunun ikili hedefine ulaşması  mümkün değildir.

Bunu başarabilenler aşkın seçkinleridir.

Ancak böyleleri kavuşamamış ve yoğun sevgilerini yaşayamamış dahi olsalar gerçek aşka ulaşmış; Mecnun gibi aşkla çıldırmış,  Kerem gibi aşkla dolup taşmış, Ferhat gibi aşk yolunda  dağları aşmış, Mem gibi aşkın zirvesine tırmanmış olacaklardır.

Aksi durumda kim ne yaşarsa yaşasın gerçek aşkı yaşamış sayılmayacak, bu duygudan yoksun kalacaktır.

Zira aşk sadece mutlu olmak demek değildir.

Mutlu olmak kadar mutsuz olmasını kabul etmek demektir.

Birbirine zıt duyguların yarattığı aşk düalizmi bunu gerektirmektedir.

İnsan birinden hoşlandığında ve yüreği sıcacık hislerle çoştuğunda havalanan gönül kuşu ikili  hedefine bu nedenle yönelmektedir.

O bir kanadıyla sevince, çoşkuya ve mutluluğa, ötekiyle acıya, hüzne ve mutsuzluğa giderek  aşka erişmektedir.

Gönül kuşunun acıya, hüzne, elem ve kedere açılan ikinci kanadı aslında aşkın öte yakasıdır.

Orada ruhsal gelişkinlik ve olgunluk adına ihtiyaç duyduğumuz evrensel  bir hüzün vardır.

Aşk tadını o hüzünden almaktadır.

Aşkın öte yakasında ayaza tutulmuş duygular, yaralı yorgun yalnızlıklar, pişmanlıkla boğazlanmış derin- dilsiz acılar vardır…

Usulca susturulmuş anılar, ıssız, kuytu köşelerde vurgun yemiş umutlar, ateşlerde közlenen  dargınlıklar vardır.

Hayata kapatılmış kapılar, açılmamış ışıklar, herkesten ve kendinden kaçmalar ve acıyla zehirlenmiş zamanlar vardır.

Mecnun gibi çıldırmak, Kerem gibi yanmak, Mem gibi savaşmak vardır.

Zühre olup ölmek, Şirin gibi beklemek, Xece misali düşlemek vardır.

Aşkın öte yakasında aşk-ı sadık olarak yaşarken ölmek vardır.

Zira, gerçek aşk ölüm gibidir.

Aşk evrenin hem yaradılış  hem yıkılış sebebidir.

Evrendeki hem yapıcı hem de yıkıcı enerji aşktan gelmektedir.

Yoktan var eden ve varolanı yok eden aşkın kendisidir.

Her insanın yüreğinde kanat süzen bir gönül kuşu gittiği yerde ilk olarak bu gerçeği  öğrenir…

 

Be Sociable, Share!